28 Şubat 1997 sadece bir MGK toplantısının tarihi değildir. 28 Şubat, bu ülkede devlet gücünün toplumun bir kesimine karşı konumlandığı bir dönemin adıdır. Tankların gölgesinde değil belki; ama brifing salonlarında, manşetlerde, üniversite kapılarında ve kamu koridorlarında işletilen bir baskı mekanizmasının adıdır.
Refah-Yol Hükümeti üzerinde kurulan sistematik baskı neticesinde siyaset dizayn edildi. “İrtica tehdidi” söylemi üzerinden oluşturulan atmosferle bir hükümet istifa etmek zorunda bırakıldı. Ancak asıl kırılma siyasette değil, toplumun vicdanında yaşandı.
Üniversite kapılarında başörtülü genç kızların hayalleri yarım bırakıldı. Eğitim hakkı, ideolojik tercihlere kurban edildi. İmam Hatip liselerinin orta kısımları kapatıldı, 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulamasıyla dini eğitim alanı daraltıldı. Kamu kurumlarında dini kimliğini görünür biçimde taşıyan bireyler sistem dışına itildi.
Bu süreç, yalnızca yasakların değil; bir algı mühendisliğinin de süreciydi. Toplumun önemli bir kısmı inanç değerleriyle barışık olduğu hâlde, kamusal söylemde sanki bu değerler “marjinal”miş gibi bir hava oluşturuldu. Oysa başörtüsünü benimseyenler, başörtüsüne saygı duyanlar ya da bu sembollerle barışık yaşayanlar toplumun geniş bir kesimini oluşturmaktadır. Bu mesele hiçbir zaman küçük bir grubun talebi olmadı; aksine geniş bir toplumsal mutabakatın konusu oldu.
Ancak kamusal alanda ve medya dilinde çoğunluğun sessizliği, azınlığın yüksek sesine dönüştürüldü. Toplumun değerleriyle mesafeli duran dar bir ideolojik çevre, kendisini merkeze yerleştirirken; geniş halk kesimleri adeta savunma pozisyonuna itildi. 28 Şubat’ın en görünmeyen ama en etkili boyutu buydu: Çoğunluğu azınlık gibi hissettirmek.
Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki mesele sadece bir hükümet meselesi değildi. Mesele, kamusal alanın kim tarafından ve hangi değerler çerçevesinde tanımlanacağı meselesiydi. “Makbul vatandaş” tipinin yeniden dizayn edilmek istendiği bir dönem yaşandı. İnanç kamusal görünürlükten uzaklaştırılmak istendi.
Aradan yıllar geçti. Yasaklar büyük ölçüde kaldırıldı. Başörtüsü kamusal alanda serbestleşti. Ancak zihniyet tartışmaları zaman zaman yeniden gündeme geliyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Hukuki düzenlemeler kadar toplumsal bilinç ve özgüven de önemlidir.
Bugün Türkiye’de başörtüsü meselesi, yalnızca başörtüsü takanların meselesi değildir. Bu mesele, toplumun farklı kesimlerinin bir arada yaşama iradesiyle ilgilidir. Başörtüsüne saygı duymak, başörtüsü takmak zorunda olmak değildir; ama onu kamusal alanda meşru görmek toplumsal olgunluğun göstergesidir.
Dolayısıyla yapılması gereken, geçmişin rövanşını almak değil; hak ve özgürlükleri kalıcı biçimde güvence altına almaktır. İnanç özgürlüğü, kılık kıyafet hakkı ve eğitim hakkı anayasal koruma altına alınmalı; siyasi konjonktürün değişimine bırakılmamalıdır.
28 Şubat bize şunu öğretti: Devlet, toplumun geniş kesimlerinin değerleriyle çatıştığında toplumsal barış zedelenir. Oysa kalıcı istikrar, çoğunluğun değerlerini bastırmakla değil; farklılıkları hukuk içinde güvence altına almakla sağlanır.
Bugün mesele geçmişe takılı kalmak değil; benzer kırılmaların tekrar yaşanmaması için güçlü bir hukuki ve toplumsal zemin oluşturmaktır.
Çünkü 28 Şubat sadece bir tarih değildir.
Bir hafızadır.
Ve o hafıza bize şunu hatırlatır: Çoğunluğu azınlık gibi göstermeye çalışan hiçbir mühendislik uzun vadede başarılı olamaz