Türkiye, yaklaşık kırk yıldır terörle mücadelede çok ağır bedeller ödedi. Binlerce insanımızı kaybettik, şehitler verdik, gazilerimiz oldu, aileler dağıldı, bölgelerimiz ekonomik ve sosyal açıdan büyük yaralar aldı. Bugün geldiğimiz noktada ise Türkiye, sahada terörle mücadelede geçmişe kıyasla çok daha güçlü bir konumda. Savunma sanayisindeki büyük atılım, teknolojik kapasite, istihbarat kabiliyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile güvenlik güçlerimizin sahadaki başarısı, terör örgütünün hareket alanını ciddi ölçüde daralttı.
Fakat tam da burada yeni ve daha zor bir soruyla karşı karşıyayız: Terörü sahada büyük ölçüde geriletmek, terörün toplumsal ve psikolojik zeminini de ortadan kaldırmaya yeter mi?
Bence yetmez.
Bu nedenle bugün Terörsüz Türkiye hedefini konuşurken, meseleyi yalnızca güvenlik boyutuyla değil, toplumsal ve psikolojik boyutlarıyla da ele almak zorundayız. Söylediklerimizin tamamı önemli; ancak bunun yanında özellikle şehit ve gazilerimizin hassasiyetlerini, toplumun vicdanını ve hukukun sınırlarını gözeten bir çerçevenin korunması gerekiyor.
Şehitlerimizin ve gazilerimizin ödediği bedel bu ülkenin kırmızı çizgisidir. Onların fedakârlığı üzerinden siyaset yapılmamalı, acıları günlük siyasi tartışmaların malzemesi hâline getirilmemelidir. Bu mesele siyaset üstü bir hassasiyettir.
Bu açıdan bakıldığında, bugün tartışılan çerçeve yasanın terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan'ı ve doğrudan kasten adam öldürme suçunu işleyenleri kapsam dışında tutan yaklaşımı, toplumun hassasiyetleri açısından önemli bir güvence niteliğindedir. Benim düşüncemle olduğu kadar, toplumun önemli bir kesiminin adalet ve vicdan duygusuyla da örtüşen temel nokta budur.
Dolayısıyla bugün olmayan bir şeyi varmış gibi tartışmanın veya mevcut düzenlemenin ötesinde bir sonuç çıkarılacağını varsaymanın doğru olmadığını düşünüyorum. Asıl dikkat edilmesi gereken husus, bu hassasiyetin bundan sonraki süreçte de korunmasıdır. Bugünkü çerçevede açık biçimde ortaya konulan sınırların ileride herhangi bir düzenlemeyle aşındırılacağı veya kapsamın genişletileceği yönünde bir ihtimal ortaya çıkarsa, işte o zaman toplumun haklı olarak ciddi kaygıları oluşabilir. Çünkü devlet politikalarında güven, sadece bugün alınan kararlardan değil, yarın da aynı ilkelerin korunacağından duyulan inançtan doğar.
Öte yandan, doğrudan kanlı eylemlere katılmamış; teröre destek, propaganda, yardım ve yataklık gibi farklı suçlardan hüküm giymiş kişilerin durumunun ayrıca değerlendirilmesi konusu elbette tartışılabilir. Burada “herkesi affedelim” gibi bir anlayıştan söz etmiyorum. Her dosyanın kendi şartları içerisinde, hukuk çerçevesinde ve devletin belirleyeceği objektif kriterlerle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer böyle bir indirim veya yeniden değerlendirme mekanizması söz konusu olacaksa bunun otomatik değil, kişi ve dosya bazında, hukuki denetime açık biçimde yapılması gerekir.
Ancak bu tartışmanın merkezine de yalnızca “kim affedilecek, kimin cezası indirilecek?” sorusunu koymamalıyız.
Asıl mesele bundan çok daha büyük.
Türkiye, terörü sahada büyük ölçüde geriletmiş olabilir. Fakat terörün toplumsal, psikolojik ve zihinsel zeminini de ortadan kaldırmadığımız sürece bu mücadele tamamlanmış sayılmaz.
Çünkü terörün yalnızca silahlı bir boyutu yoktur. Terör aynı zamanda toplumsal, psikolojik, ekonomik ve siyasal boyutları olan bir meseledir. Sahada teröristi etkisiz hâle getirebilirsiniz; ancak insanların zihninde terörü bir çözüm yöntemi olarak görme ihtimalini ortadan kaldırmazsanız, bugün kuruttuğunuzu düşündüğünüz bataklık yarın yeniden su bulabilir.
İşte Türkiye'nin önündeki asıl büyük mesele budur.
Bir terörist öldüğünde bizim açımızdan teröristtir; güvenlik görevlimiz hayatını kaybettiğinde ise şehittir. Bu ayrım tartışmasızdır. Fakat sosyolojik gerçekliği anlamak için olayın başka bir tarafına da bakabilmek gerekir. Bir teröristin annesi, babası, kardeşi veya çocuğu yaşanan ölüme nasıl bakıyor? Hangi duygularla büyüyor? Hangi travmalar, hangi anlatılar ve hangi propaganda mekanizmaları sonraki nesle aktarılıyor?
Bu soruları sormak terörü meşrulaştırmak değildir.
Tam tersine, terörün nasıl yeniden üretilebildiğini anlamaya çalışmaktır.
Çünkü bir toplumda travma, dışlanmışlık duygusu, ekonomik sıkıntılar, adalet duygusunun zedelenmesi, kimlik üzerinden siyaset yapılması veya yanlış propagandalar uzun süre biriktirilirse, bunları kullanmak isteyen kötü niyetli aktörler mutlaka ortaya çıkabilir. İçerideki veya dışarıdaki bazı odaklar toplumsal fay hatlarını kaşıyarak gençleri yeniden terör örgütlerinin ağına çekmeye çalışabilir.
Bugün bunu önceden görmemiz gerekiyor.
Yarın yeniden gençlerimizi dağa çıkarmak istemiyorsak, yalnızca dağa çıkan gençleri engellemeye değil, onları dağa götüren yolları kapatmaya odaklanmalıyız.
Bunun için eğitim politikalarımızı yeniden düşünmeliyiz. Ailelerin rolünü güçlendirmeliyiz. Bölgedeki ekonomik şartları iyileştirmeliyiz. Gençlere iş, üretim ve gelecek umudu vermeliyiz. Adalet mekanizmasının herkes için güven veren biçimde çalışmasını sağlamalıyız. Çocuklarımızı terör örgütlerinin propagandasına karşı bilinçlendirmeli; aynı zamanda onları milli ve manevi değerlerinden koparmadan, bu ülkenin eşit ve değerli vatandaşları oldukları duygusuyla yetiştirmeliyiz.
En önemlisi ise ortak değerlerimizi güçlendirmeliyiz.
Türkiye etnikçilik üzerinden de mezhepçilik üzerinden de kendisini tarif edemez. Çünkü Türkiye'nin gücü, farklılıklarına rağmen ortak bir gelecek kurabilmesinden gelir. Ortak tarihimiz, ortak vatanımız, ortak acılarımız ve ortak geleceğimiz bizi bir arada tutan temel unsurlardır.
Eğer biz birbirimize etnik veya mezhepsel kimlikler üzerinden bakmaya başlarsak, aramızdaki fay hatlarını kaşımak isteyenlerin işini kolaylaştırırız.
Oysa yapılması gereken bunun tam tersidir.
Bu ülkenin her vatandaşına, “Sen bu ülkenin eşit ve değerli bir parçasısın; sorunlarını hukuk içerisinde ve demokratik siyaset içerisinde çözebilirsin; bunun için eline silah alman, dağa çıkman veya bir terör örgütünün peşinden gitmen gerekmiyor” diyebilmeliyiz.
Terör algısını kırmak tam olarak budur.
Devlet teröristle pazarlık etmez, etmemelidir. Terör örgütleriyle mücadele konusunda devletin güvenlik ve hukuk sorumluluğu bellidir. Ancak terörün toplumsal zeminini ortadan kaldırmak için devletin çok daha geniş bir vizyon ortaya koyması gerekir. Teröristle mücadele edilirken, teröre giden yolların kapatılması için eğitimden ekonomiye, adaletten kültüre kadar çok boyutlu projeler geliştirilmelidir.
Yani yalnızca teröristle mücadele etmek değil, terör üreten zemini kurutmak zorundayız.
Bu nedenle Terörsüz Türkiye hedefinin gerçek anlamı, sadece silahların susması veya terör örgütünün sahadaki kapasitesinin ortadan kaldırılması değildir. Asıl hedef, toplumun zihninde terörün bir çözüm yolu olmaktan çıkmasıdır.
Bir vatandaşın karşılaştığı herhangi bir sorunda “Dağa çıkarsam, silaha sarılırsam veya terör örgütlerinden destek alırsam çözebilirim” diye düşünmediği bir Türkiye oluşturmalıyız.
İşte bu, uzun vadeli ve kalıcı başarıdır.
Bunun için bütün siyasi partilere de büyük sorumluluk düşüyor.
Terör meselesi günlük siyasi polemiklerin, manipülasyonların ve dezenformasyonların konusu hâline getirilmemelidir. Siyasetçiler elbette farklı görüşlere sahip olabilir. Ancak bazı meseleler vardır ki siyasi rekabetin üzerinde tutulması gerekir. Terörle mücadele ve terörün toplumsal zeminini ortadan kaldırmak da bunlardan biridir.
Geçmişte bazı süreçlerde önemli adımlar atıldı; ancak eksik kalan yönler, yapılan hatalar ve toplumda oluşan güven sorunları da açık biçimde değerlendirilmelidir. Geçmişten ders çıkarmak geçmişi inkâr etmek değildir. Tam tersine, aynı hataları yeniden yapmamak için geçmişle sağlıklı biçimde yüzleşmektir.
Bugün toplumun bütün kesimlerinin ve bütün siyasi partilerin bu sürece katkı sunması gerekiyor. Eksikler varsa düzeltilmeli, yanlışlar varsa tekrarlanmamalı, doğru yapılan işler ise siyasi hesaplara kurban edilmemelidir.
Elbette bunun ilk şartı, şehit ve gazilerimizin hassasiyetlerine sonuna kadar sahip çıkmaktır.
Onların emaneti tartışma konusu yapılamaz.
Fakat şehitlerimizin emaneti sadece geçmişte verdiğimiz mücadeleyi hatırlamak değildir. Aynı zamanda yeni şehitler vermeyecek bir Türkiye inşa etmektir.
Türkiye bugün çevresindeki savaşlara, vekâlet mücadelelerine, istikrarsızlıklara ve jeopolitik risklere rağmen büyümeye devam eden önemli bir bölgesel güçtür. Savunma sanayisindeki atılımı, ekonomik kapasitesi, genç nüfusu ve stratejik konumu Türkiye'ye önemli bir avantaj sağlamaktadır.
Fakat dışarıda güçlü olmak kadar içeride güçlü olmak da önemlidir.
İç kalemizi sağlamlaştırabilirsek, toplumun bütün kesimlerini ortak değerler etrafında buluşturabilirsek, gençlerimize güvenli ve umut veren bir gelecek sunabilirsek Türkiye yalnızca bölgesel bir güç olmakla kalmaz; küresel ölçekte oyun kuran ülkelerden biri hâline gelebilir.
Bunun ekonomik karşılığı da olur, sosyal karşılığı da, siyasi karşılığı da.
Daha güçlü bir Türkiye, daha huzurlu bir Türkiye'dir. Daha huzurlu bir Türkiye ise daha üretken, daha müreffeh ve daha etkili bir Türkiye'dir.
Bu nedenle bugün asıl konuşmamız gereken mesele yalnızca “Terör bitti mi?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
“Bir daha teröre ihtiyaç duyulmayacak bir Türkiye'yi nasıl inşa ederiz?”
Cevap; güvenlikte, adalette, eğitimde, ekonomide, ailede, kültürde ve ortak değerlerde saklıdır.
Teröristle mücadele edilir.
Terör örgütüyle mücadele edilir.
Ama terör algısıyla da mücadele edilir.
Gençlerin zihninde terörün bir çıkış yolu olmadığı fikri yerleştiğinde, çocuklarımız dağa değil okula, üretime, bilime ve geleceğe yöneldiğinde; insanlar sorunlarını silahla değil hukukla ve siyasetle çözebileceğine inandığında, işte o zaman terörle mücadelede gerçek anlamda kalıcı bir başarıdan söz edebiliriz.
Türkiye'nin ihtiyacı sadece terörsüz bir bugün değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı, şehitlerimizin emanetine sahip çıkarak, toplumun vicdanını ve hukukun sınırlarını koruyarak, teröre giden bütün yolları kapatacak bir gelecek inşa etmektir.
Bugünkü çerçevede ortaya konulan hassasiyetler korunmalı, toplumun kırmızı çizgileri dikkate alınmalı ve gelecekte bu sınırların aşınmasına izin verilmemelidir. Çünkü toplumsal barış ancak güven üzerine kurulabilir.
Fakat bununla birlikte, meseleyi sadece ceza, af veya indirim tartışmasına sıkıştırmak da büyük resmi kaçırmamıza neden olur.
Asıl mücadele bundan sonra başlıyor:
“Terörün zihinsel, toplumsal ve sosyolojik zeminini ortadan kaldırmak.”
Çünkü gerçek başarı, yalnızca teröristin ortadan kaldırılması değil; terörün yeniden doğabileceği toplumsal zeminin de ortadan kaldırılmasıdır.
Ve bu mesele herhangi bir siyasi partinin değil, bütün Türkiye'nin meselesidir.