28 Şubat’ta İsrail ve ABD'nin düzenlediği saldırılarda; İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney başta olmak üzere, Devrim Muhafızları Komutanı'ndan Savunma Bakanı'na kadar devletin en tepe isimlerinin bir çırpıda yok edilmesi, normal bir savaş senaryosu gibi değerlendirilemez. Aslında bu yaşananlar, Hamas lideri İsmail Haniye’nin Tahran’ın göbeğinde, o çok korunaklı denilen misafirhanede vurulmasıyla başlayan güvenlik fiyaskosunun son ve en acı halkasıydı.
Yahu insan sormadan edemiyor: Elinde binlerce yıllık devlet geleneği, yüz binlerce askeri olan İran, nasıl oldu da kendi başkentinde en üst düzey devlet ricalini, hatta en tepe yöneticisi Hamaney’i bile koruyamadı? Bu sorunun cevabını öyle radarlarda veya hava savunma sistemlerinde aramamak lazım. Düşünün; bir devletin en mahrem kurumlarına sızılabiliyor, içeriden işbirlikçiler bu kadar rahat bulunabiliyorsa, o devlet kendi vatandaşıyla ve personeliyle arasındaki aidiyet bağını çoktan koparmış demektir. Liyakat yerine körü körüne bir sadakatin hüküm sürdüğü bu sistem, aslında dışarıdan füzeler gelmeden çok önce içeriden zaten çökmüştü. Dolayısıyla yaşanan teknik bir zafiyet değil, devasa bir aidiyet krizidir.
Aslında işin aslı çok açık ve nettir. İran’daki bu çöküşün asıl nedeni; eşit bir vatandaşlığa dayanan ve tüm unsurları kapsayan bir ulus-devlet kurmak değil, devleti din ve ümmet maskesi altında dar bir yapıya çevirmekti. Tahran yönetimi, sınırları içindeki farklı unsurları ortak bir ulusal kimlikte birleştirmek yerine, onları tek tip bir Şii-Fars kalıbına sokmaya çalıştı. Halka zorla dayatılan bu ümmetçi sistem, vatandaşla devletin arasındaki bağın kopmasına neden oldu. İnsan hakları ihlalleri ve adaletsizliklerle kendi halkını devlete küstüren bu yapı, günün sonunda yabancı istihbaratların oyun alanı olmaktan kurtulamadı.
Tam da bu yüzden, İran’ın düştüğü bu acı tablo bizim için çok net bir tarihi uyarıdır. Türkiye Cumhuriyeti’ni emperyalist projelere ve bölgesel krizlere karşı dimdik ayakta tutan asıl kalkan, herkesi bir ulusal kimlikte birleştiren ulus-devlet modelimizdir. Bu yapının ruhu sanıldığı gibi biyolojik veya ırkçı bir mesele değil; tam aksine millete o inanılmaz dinamizmi veren derin Türklük şuuru ve ortak vatan duygusudur. Din veya mezhep maskesiyle kurulan ümmetçi sistemlerin asla veremediği o aidiyeti, fedakârlığı ve liyakati, milli şuur fazlasıyla sağlar. Atatürk, "Benim hayatta tek öğünç kaynağım, servetim, Türklük'ten başka bir şey değildir" derken aslında bu sarsılmaz ruhu ifade ediyordu. Dolayısıyla, toplumumuzun varlığını şerefle sürdürebilmesi, ancak bu şuuru yaşatmasıyla mümkündür.
Ez cümle; İran’ın en tepedeki liderini dahi koruyamayacak kadar aciz duruma düşmesi kaderin bir cilvesinden öte, milleti millet yapan o ruh bağını reddedip devleti bir din devleti, bir mezhep aygıtı gibi kullanmasının doğal bir sonucudur. Bu acı tablo açıkça gösteriyor ki; ulus-devlet modeli ve onun teminatı olan Türklük şuuru basit bir tercih değil, devletimiz için bir ölüm kalım meselesidir.