İç ve dış siyasi söylemlerde son yıllarda, Cumhuriyet’in kurucu ilkesi olan ulus-devlet anlayışından, imparatorluk mirasını andıran çok kültürlü bir yapıya doğru belirgin bir yönelim gözlemlenmektedir. Bu durum, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Tek millet Türk'üyle, Kürt'üyle...” söyleminde kendini gösteren ve 19. yüzyıl Osmanlısının İttihad-ı Anasır (Unsurların Birliği) idealini hatırlatan yaklaşımıyla iç siyasette somutlaşmaktadır. Ayrıca TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'un “Devletin milleti olmaz, milletin devleti olur” şeklindeki anayasal çıkışı, bu yönelimi destekler niteliktedir. Bununla birlikte dış dünyadan gelen, Türkiye için en uygun modelin Osmanlı’nın millet sistemi olduğu yönündeki iddialar da bu süreci beslemektedir. Bu bağlamda Türk milleti tasavvurunun, ulus-devlet anlayışından ziyade, Osmanlı imparatorluk mirasının çok kültürlü yapısını anımsatan bir Osmanlıcılık idealine doğru evrildiği görülmektedir.
Ancak tarihsel tecrübe, bu tür birleştirme projelerinin neden başarısız olduğuna dair acı örneklerle doludur. Osmanlıcılık ideolojisi, aslında imparatorluğun dağılmasını engellemek için geliştirilen bir ayakta kalma çabasıydı. Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla denenen bu proje, beklenen toplumsal kaynaşmayı sağlayamadığı gibi her iki tarafı da küstürmüştü. Bu süreç, 1912 Balkan Savaşları’nda dramatik bir sonla bitti. Birlik hayali kurulan unsurlar devlete isyan etti, ordudaki gayrimüslim askerler firar etti ve Osmanlı kimliği, yükselen milliyetçilik çağı karşısında iflas etti. Tarih bize açıkça göstermektedir ki ulus bilinci bir kez uyandıktan sonra, toplumu yapay üst kimliklerle veya imparatorluk nostaljisiyle tekrar tebaalaştırmak, sosyolojik gerçeklerle çelişmekten öteye gidemez. İmparatorluk mirası olan millet sistemi ile modern ulus-devletin vatandaşlık hukuku arasında derin bir doku uyuşmazlığı vardır bu uyuşmazlık, toplumu birleştirmek isterken daha fazla ayrıştırma riskini taşımaktadır.
Bugün Yeni Osmanlıcılık olarak adlandırılan ve Tek Millet çatısı altında yürütülen siyaset de tarihsel öncülüyle aynı yapısal riskleri taşımaktadır. Özellikle Kürt meselesi ekseninde yürütülen tartışmalar ve yeni bir açılım ihtimali, geçmişteki hataların tekrarı niteliğindedir. Tarihte Balkan ulusları, sadece ekonomik bağımlılık veya sembolik haklarla imparatorluğa sadık kalmamış aksine, ilk fırsatta bağımsızlık adına devlete karşı tavır almış, namlularını devlete çevirmişlerdir. Bugün Kürt kimliğinin siyasi taleplerini, sadece Osmanlıvari bir millet sistemi söylemiyle tatmin etmeye çalışmak ve geçmişte olduğu gibi tavizler vermek, Balkanlar'da yaşanan parçalanma süreçlerine benzer riskler doğurabilir. Demokratik rızaya dayanmayan, hukuki eşitlik yerine belirsiz bir ümmet/millet birliği vadeden politikalar, alt kimliklerin siyasi taleplerini ortadan kaldırmaz aksine, kriz anlarında çözülmeyi hızlandırır.
Sonuç olarak, Yusuf Akçura’nın bir asır önce Osmanlıcılık siyaseti için yaptığı "uygulanması imkansız bir hayal" tespiti, bugünün şartlarında da geçerliliğini korumaktadır. İktidarın uygulamaya koyduğu bu geçmişe dönüş reçetesi, Türkiye’yi bütünleştirmekten ziyade toplumsal bir çözülme riskini beraberinde getirmektedir. Cumhuriyet’in sağladığı hukuki üst kimliği ve anayasal vatandaşlığı aşındırarak, yerine Osmanlı Millet sistemi gibi bir imparatorluk nostaljisi koymak, uzun vadede toplumsal barışı sağlamakta başarısız olmaya mahkumdur.
Kaynakça
Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1976, s. 19-35.