Öğr. Gör. Dr. Taner EROL

Öğr. Gör. Dr. Taner EROL

İnsanlık Nerede Kayboldu? Epstein Dosyası ve Türkiye İçin Uyarılar

Dünya bir süredir kötü bir yere gidiyor ama artık bu gidişat gizlenemiyor. Epstein dosyası bu yüzden bu kadar sarsıcı. Çünkü bu dosya, yalnızca birkaç sapığın işlediği suçları değil; insanlığın nasıl sistemli biçimde çürütüldüğünü gösteriyor. Pedofili, çocuk kaçırma, işkence, şantaj, cinsel sömürü… Hatta insan etinin yenildiğine kadar uzanan iddialar bugün artık kulaktan dolma söylentiler değil. Dosyalarda ses kayıtları var, görüntüler var, tanıklar var. Daha da önemlisi, yıllarca bilindiği hâlde üstü örtülmüş bir düzen var.


Üç milyon sayfa belge, 180 bin görsel ve iki bin video kaydından söz ediliyor. Toplam arşivin altı milyon olduğu, bunun yalnızca üç milyonunun kamuoyuna servis edildiği iddiaları var. Bu ahlaksız yapıyı kuran kişinin bir kez tutuklanıp ardından serbest bırakılması ve bugün hâlâ dokunulmaz bir pozisyonda durması ise en az belgelerin kendisi kadar düşündürücü. Bu rezilliğin kaydı hangi amaçla tutuldu? Küçük çocuklar üzerinden siyasi hesaplaşmalar mı yürütüldü? Peki bu belgeler neden bugün, tam da şimdi servis ediliyor? Gerçek niyet gündem değiştirmek mi, bazı işgalleri ve krizleri perdelemek mi, yoksa belirli isimleri sıkıştırmak mı? Bunu kesin olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey; bütün bu tartışmaların ötesinde, insanlığın yüz karası olacak bir meselenin giderek normalleştirilmeye çalışılması ve hâlâ destekçi bulabilmesidir. Asıl tehlike de tam olarak burada yatmaktadır.


Burada mesele bireyler değil. Mesele, bu suçları mümkün kılan ve normalleştiren bir sistem. Üstelik bu sistem yalnızca karanlık arka plan figürleriyle ayakta durmuyor. Güçlü devlet liderleri, küresel ölçekte etkili iş insanları, milyarderler ve elit çevreler bu çürümenin ya destekçisi ya da doğrudan parçası. Bu rezillik kimi zaman görmezden gelinmedi; bizzat yapıldı. Bu yüzden yaşananlar münferit bir ahlak sapması değil, gücün zirvesinden aşağı doğru yayılan derin bir vicdan çöküşüdür.


Kapitalist dünya artık sadece para üretmiyor; insanı dönüştürüyor. Tek tip düşünen, tek tip arzulayan, aynı şeylerden haz alan bir insan modeli dayatılıyor. Sosyal medya ve dijital kültür, insanı daha bilinçli bir noktaya taşımak yerine daha yüzeysel, daha doyumsuz ve daha merhametsiz hâle getirdi. Hiçbir şey yetmiyor. Sürekli daha fazlası isteniyor; daha uç, daha sınır tanımaz olanı… Çünkü değerlerin yerine nefsi koyduk.


Bugün yaşadığımız şey modernlik değil. Demokrasi hiç değil. Bu, insanlığın tükenmişlik hâli. İnsan artık hayattan da insandan da tat almıyor. Bu yüzden savaş bölgelerinden kaçırılan çocukların organlarının kullanıldığı iddiaları, afetlerde kaybolan insanların kobay hâline getirildiği söylentileri, insan bedeninin bir ticaret nesnesine dönüşmesi kimseyi şaşırtmıyor. İnsanlık öyle bir noktaya geldi ki, insan etinin yenildiği iddiası bile ciddi ciddi konuşulabiliyor. Bu, yalnızca ahlaki bir bozulma değil; insanlığın kendini inkârıdır.
Bütün bunlar demokrasi, hukuk ve özgürlük söylemleriyle pazarlanıyor. Epstein dosyası bu yüzden bir eşik. Gücün ve sermayenin tepesindeki insanların, bir adada küçük çocukları istismar ettiği, tecavüz ettiği, onları birer nesneye dönüştürdüğü bir düzeni gözler önüne seriyor. Bu kadar gazetecinin susturulduğu, bu kadar içeriğin engellendiği bir ortamda sessizlik artık masumiyet değildir; sessizlik suç ortaklığına dönüşmüştür.


Ve elbette şu soru görmezden gelinemez:

Neden şimdi? Bu dosyaları neden bugün açtı? Kim kime mesaj veriyor, kim kimi sıkıştırıyor? İran politikası, İsrail’in bölgesel hesapları, ABD iç siyaseti, Avrupa Birliği’nin pasifize edilmesi, İngiltere’nin dışlanması… Hepsi aynı tabloda duruyor. Bu dosyaların bugün servis edilmesi, yalnızca hukuki ya da vicdani bir refleksle açıklanamaz. Küresel güç mücadelesinin sertleştiği, ittifakların çatırdadığı, büyük aktörlerin birbirini baskılamaya çalıştığı bir dönemde, yıllardır kilit altında tutulan kirli arşivlerin açılması bir hesaplaşma dilidir. Sermaye artık doymuyor. Bir ejderhaya dönüşmüş durumda; sadece tüketiyor. Ve bu ejderhanın açlığı, yalnızca mazlumları değil, devletleri bile tehdit ediyor.


Türkiye’ye gelince… Ne yazık ki bu tehlikeye karşı ciddi, bütüncül ve uzun vadeli politikalar üretebilen mekanizmalar yetersiz. Olaylara çoğu zaman siyasi gözlüklerle bakılıyor. Oysa bu mesele siyaset üstüdür. Bu, bir iktidar–muhalefet meselesi değil; toplumun dönüşmesi ve kendini yok etmesi meselesidir.
Eğer bu gidişat böyle devam ederse, önümüzdeki 25–50 yıl içinde toplumsal anlamda çok derin ve onarılması neredeyse imkânsız travmalar yaşayacağız. Aile yapısı çözülecek, bağımlılıklar artacak, istismar normalleşecek, sınırlar tamamen silikleşecek. Bu yalnızca bireysel bir sorun değil; doğrudan devletin ve toplumun bekasıyla ilgilidir.


Bu yüzden artık geçici refleksler yetmez. Bürokratik anlamda net kurallar geliştirilmelidir. Değerler meselesi tüm politikaların öncülü hâline getirilmelidir. Müfredatlar yeniden oluşturulmalı; eğitim sadece bilgi aktaran değil, insan inşa eden bir yapıya kavuşturulmalıdır. Yasalar özellikle çocuk istismarı, dijital suçlar ve aileyi hedef alan yapılar konusunda çok daha caydırıcı hâle getirilmelidir. Aileler bilinçlendirilmeli, medya kontrol altına alınmalı, dijital içerikler çocukları ve gençleri koruyacak şekilde filtrelenmelidir. Bu sansür değil, toplumsal korumadır.


Bu dünyaya bir Türkiye lazım ama herhangi bir Türkiye değil. Kopya bir modernlik değil. Bu dünyaya vicdanı olan, merhameti olan, insan onurunu merkeze alan, Anadolu irfanını taşıyan bir Türkiye lazım. Demokrasi çıplaklık değildir. Modernlik arsızlık değildir. Özgürlük aymazlık değildir. Bize bunları “tercih” diye sunanlara karşı artık net olmak zorundayız.
Çünkü insanlar artık insanları sevmiyor. Öldürüyor, yok ediyor, tüketiyor. Dünya kendi kendine yok olmayı beklemeyecek. Gidişat çok açık: İnsanlık, insanlığı yok ediyor. Ve bu noktada mesele bir dosya değil. Mesele, insan kalıp kalamayacağımızdır.
 

Önceki ve Sonraki Yazılar