Öğr. Gör. Dr. Taner EROL

Öğr. Gör. Dr. Taner EROL

SİYASETİN ÜSLUBU, TÜRKİYE'NİN GÜNDEMİ VE GELECEĞİ

Türkiye'de siyasetin dili giderek sertleşiyor. Siyasi ayrışmalar her geçen gün biraz daha derinleşiyor. Farklı düşüncelere tahammülümüz azalıyor; birbirimizi anlamaya çalışmak yerine kategorize etmeyi, ötekileştirmeyi ve zaman zaman düşmanlaştırmayı tercih ediyoruz. Oysa bu iç gerilimi değerlendirirken, Türkiye'nin dışarıda karşı karşıya bulunduğu tabloyu da birlikte görmek gerekiyor.
Çünkü bu sertleşmenin, dünyanın çok önemli bir eşikten geçtiği bir dönemde yaşanması ayrıca düşündürücüdür.
Gazze'de büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. Türkiye, uluslararası platformlarda Gazze konusunda sesini yükseltiyor, diplomatik girişimlerde bulunuyor, dünyanın dikkatini yaşananlara çekmeye çalışıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki konuşmalarından Türkiye'nin uluslararası platformlardaki tutumuna kadar birçok başlıkta bu mesele gündemde tutuluyor. İsrail yönetiminin Türkiye'ye yönelik sert açıklamaları da Ankara'nın bu konudaki pozisyonunun yakından takip edildiğini gösteriyor.
Doğu Akdeniz'de dengeler yeniden şekilleniyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi çeşitli iş birlikleri geliştiriyor. İsrail'in bölgedeki politikalarıyla birlikte yeni denklem arayışları ortaya çıkıyor. Azerbaycan'la ilişkilerimiz, Suriye meselesi, Rusya-Ukrayna savaşı, İran ve Ortadoğu'daki gelişmeler, Türkiye'nin önüne son derece ciddi bir dış politika tablosu koyuyor.
Dışarıdaki bu tabloya içerideki siyasi iklimi de eklediğimizde ortaya daha önemli bir soru çıkıyor: Böylesine kritik bir dönemde biz neden birbirimizi siyasi kimliklerimiz üzerinden düşmanlaştırmaya devam ediyoruz?
Bu sorunun cevabını ararken farklı siyasi aktörlerin öne çıkan söylemlerine bakmak gerekiyor. Ümit Özdağ'ın Suriye ve sığınmacılar üzerinden ortaya koyduğu sert siyasi çizgi var. Müsavat Dervişoğlu'nun güvenlik, terör ve “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin sert açıklamaları var. DEM Parti'nin bu süreçteki pozisyonu ve zaman zaman tartışma yaratan açıklamaları var. Yavuz Ağıralioğlu'nun siyasi üslubu ve son dönemde kullandığı bazı ifadeler üzerinden yaşanan tartışmalar var. CHP ile Yeni Parti arasındaki gerilimler var.
Bunların hepsi siyasetin doğal tartışma alanlarıdır. Eleştiri de olacaktır, itiraz da olacaktır. Ancak bu tartışmaların ardından asıl bakmamız gereken nokta, siyasetin kullandığı dilin toplumsal sonuçları ve siyasi temsilin nasıl yürütüldüğüdür.
Özellikle Yavuz Ağıralioğlu gibi hitabeti güçlü bir siyasetçinin söylediği her sözün daha fazla dikkat çektiğini düşünüyorum. Rize-Trabzon üzerinden kullandığı ve sonrasında “kastım bu değildi” diyerek açıklama getirdiği ifadeler bunun örneklerinden biri. Daha sonra başörtüsü üzerinden kullandığı ifadeler de ayrıca tartışıldı.
Benim burada anlamakta zorlandığım şey şu: Bir siyasi eleştiriyi ortaya koyarken başörtülü bir siyasetçiyi neden özellikle örnek verme ihtiyacı duyuyoruz?
Eğer mesele yolsuzluksa yolsuzluğu konuşalım. Eğer mesele kamu yönetimindeki bir yanlışsa onu konuşalım. Eğer mesele liyakatsizlikse liyakatsizliği konuşalım. Fakat başörtüsünü örneğin içine soktuğunuz zaman, söylemek istediğiniz şeyden farklı bir anlam ortaya çıkabilir.
Eğer gerçekten kastınız buysa, daha sonra “Ben onu demek istemedim” dememek gerekir. Eğer kastınız bu değilse de o alana hiç girmemek gerekir. Çünkü siyasette kelimelerin sorumluluğu vardır.
Güçlü hatip olmak yalnızca güzel konuşmak değildir. Gerektiğinde kendini frenleyebilmektir.
Bazen siyasette en büyük maharet, söylenecek sözü söylemek değil, söylenmemesi gereken sözü söylememektir.
Bu noktada DEM Parti açısından da önemli bir mesele ortaya çıkıyor. Türkiye'nin iç barışı, terörün sona erdirilmesi ve “Terörsüz Türkiye” hedefi, günlük siyasi hesapların üzerinde tutulması gereken konulardır. Bu sürecin başarıya ulaşması için bütün aktörlerin sorumlulukla hareket etmesi gerekir. Süreci kendi siyasi hedefleri doğrultusunda zorlayacak, toplumun hassasiyetlerini dikkate almayan veya Kandil'deki aktörlerin söylemlerini hatırlatan açıklamalar yapılması, ister istemez sürece ilişkin soru işaretlerini artırır.
Bütün bu tartışmaların ortaklaştığı yer ise Türkiye'nin içeride daha güçlü ve daha sağlam bir zemine ihtiyaç duymasıdır.
Tam da bu nedenle Meclis'te yaşanan tartışmalar, siyasetin üslubunu yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Farklı düşünceler olabilir. İktidara karşı çok sert eleştiriler yapılabilir. Muhalefetin görevi zaten denetlemek, eleştirmek ve alternatif üretmektir. Ancak Meclis'i terk ederek tepki göstermek yerine Meclis'te kalıp konuşmak, itiraz etmek, soru sormak ve hesap sormak demokratik temsil açısından ayrıca tartışılması gereken bir konudur.
Demokrasinin ruhu biraz da burada değil midir?
Farklı düşünmek ama aynı çatı altında konuşabilmek...
Çünkü mesele yalnızca Meclis'teki bir siyasi tavırdan ibaret değil. Türkiye'nin konuşması gereken meseleler bu kadar azken değil; tam tersine bu kadar çokken, siyasetin enerjisinin hangi başlıklara ayrılması gerektiğini de sorgulamamız gerekiyor.
Gazze'yi konuşmayacak mıyız?
Ortadoğu'da yeni dengeler ortaya çıkarken Türkiye'nin nasıl bir pozisyon alması gerektiğini konuşmayacak mıyız?
Rusya-Ukrayna savaşının Türkiye'ye etkilerini tartışmayacak mıyız?
Azerbaycan'la ilişkilerimizi, bölgesel gelişmeleri, enerji politikalarını konuşmayacak mıyız?
Dış politika başlıklarının ardından aynı soruyu ülkenin geleceği açısından içeride de sormak gerekiyor: Eğitim sistemimizi konuşmayacak mıyız?
PISA sonuçlarına baktığımızda Türkiye'nin özellikle matematik ve fen alanlarında uzun vadede önemli bir ilerleme gösterdiğini görüyoruz. Fakat OECD ortalamasının hâlâ altında olduğumuz gerçeğini de unutmamalıyız. Dolayısıyla burada yapılması gereken, elde edilen kazanımları küçümsemek değil; istikrarlı eğitim politikalarıyla bu yükselişi kalıcı hâle getirmek.
Bir ülkenin eğitim politikası dört yılda bir değişen siyasi tercihlere teslim edilemez.
Çocuklarımızın akademik başarısını konuşmalıyız ama sadece sınav başarısını değil, millî, manevi, ahlaki ve sosyal gelişimini de konuşmalıyız.
Bilgi sahibi çocuklar yetiştirmek zorundayız ama aynı zamanda vicdan sahibi çocuklar da yetiştirmek zorundayız.
Eğitimden söz etmişken, gençlerin geleceğini belirleyen bir başka alan da teknoloji ve üretim kapasitesidir. TEKNOFEST'te teknoloji üreten, proje geliştiren, hayal kuran gençlerimizin enerjisini konuşmalıyız. Türkiye'nin savunma sanayisinde elde ettiği kapasiteyi konuşmalıyız. Fakat bunu yalnızca siyasi bir başarı veya propaganda konusu olarak değil, Türkiye'nin teknoloji ekosistemini, üniversite-sanayi iş birliğini, Ar-Ge kapasitesini ve gençlerin istihdamını nasıl geliştireceğimiz üzerinden değerlendirmeliyiz.
Savunma sanayisinde elde edilen tecrübenin yapay zekâdan yazılıma, elektronikten uzay teknolojilerine kadar sivil alanlara nasıl aktarılacağını konuşmalıyız.
Ancak teknoloji ve üretim başlıkları, gençlerin hayatına doğrudan yansımadığında eksik kalır. Çünkü gençlerimize iş vermeden, onları üretimin içerisine sokmadan, geleceğe dair umut vermeden nüfus artışını konuşmak eksik kalır.
Bir genç neden evlenemiyor?
Neden çocuk sahibi olmaktan çekiniyor?
Neden geleceğini başka ülkelerde arıyor?
Neden üniversiteyi bitirdiğinde iş bulamıyor?
Bunları konuşmamız gerekmiyor mu?
İstihdam sorununu çözmeden, gençlere güvenli bir gelecek sunmadan sadece nüfusun artmasını istemek yeterli olabilir mi?
Gençlerin geleceğine ilişkin bu sorular bizi yalnızca ekonomiye değil, toplumun ahlaki ve hukuki zeminine de götürüyor. Bir başka meselemiz daha var: Ahlak.
Spor dünyasında, magazin dünyasında, iş dünyasında, siyaset dünyasında zaman zaman yolsuzluk, usulsüzlük, haksız kazanç ve nüfuz kullanımı tartışmaları yaşanıyor.
Bir makamı, bir siyasi konumu, bir çevreyi veya sahip olunan gücü kişisel kazanca dönüştürmenin önüne geçmek zorundayız.
Hukuk elbette bunun temelidir. Ama sadece hukukla da açıklanamayacak bir ahlak meselesiyle karşı karşıyayız.
“Güçlüysen yapabilirsin.”
“Bizden olana dokunulmaz.”
“Benim tarafımdaysa sorun yok.”
Bu anlayış toplumun adalet duygusunu zehirler.
Siyasetin de, sporun da, iş dünyasının da, medyanın da temiz bir ahlak zemini üzerinde yükselmesi gerekir.
Ahlak ve hukuk zeminini konuşurken, toplumsal güvenliği de aynı çerçevede ele almak gerekiyor. Uyuşturucuyu konuşmalıyız.
Çocuklarımızı ve gençlerimizi tehdit eden bu tehlikenin boyutunu konuşmalıyız. Sadece yakalanan uyuşturucu miktarlarını veya operasyonları değil, gençlerin neden uyuşturucuya yöneldiğini, ailelerin neden çaresiz kaldığını, okulun, mahallenin, sporun ve sosyal çevrenin bu mücadelede nasıl daha etkin kullanılabileceğini konuşmalıyız.
Uyuşturucunun ardından konuşmamız gereken bir başka toplumsal sorun da şiddettir. Şiddeti konuşmalıyız.
Kadına yönelik şiddeti, çocuklara yönelik şiddeti, hayvana yönelik şiddeti, okullardaki şiddeti ve toplumdaki genel şiddet dilini konuşmalıyız.
Boşanmaların artmasını konuşmalıyız.
Aile yapısındaki değişimleri konuşmalıyız.
Yalnızlaşmayı konuşmalıyız.
Huzurevlerinin neden arttığını konuşmalıyız.
Televizyon programlarının, sosyal medyanın ve dijital dünyanın birey ve aile üzerindeki etkilerini konuşmalıyız.
Aynı evde yaşayan insanların birbirinden kopmasını konuşmalıyız.
Çocukların ekran karşısında geçirdiği zamanı, sosyal medyanın çocukların psikolojisi ve sosyal ilişkileri üzerindeki etkilerini konuşmalıyız.
Aile, çocuk ve toplumsal güvenlik başlıklarının yanında sivil toplum alanındaki tartışmaların da aynı hukuk ve şeffaflık çerçevesinde ele alınması gerekiyor. Sivil toplum kuruluşlarını ve toplumsal politikaları da konuşmalıyız. LGBT alanında faaliyet gösteren dernekler ve kuruluşlar konusunda toplumda ciddi tartışmalar varsa bunları sloganlarla değil, hukuk ve şeffaflık temelinde ele almak gerekir. Kim hangi amaçla faaliyet gösteriyor? Finansman kaynakları neler? Uluslararası fonlar nasıl kullanılıyor? 
Bunlar sorulabilecek meşru sorulardır.
Bütün bu başlıkların ortak özelliği şu: Bunların önemli bir bölümünü konuşabileceğimiz demokratik zeminlerden biri de Meclis'tir.
Peki bütün bunları konuşurken dünyanın geri kalanına baktığımızda nasıl bir tablo görüyoruz?
Avrupa Birliği kendi ekonomik ve stratejik geleceğini tartışıyor. Rusya ciddi ekonomik ve jeopolitik baskılarla karşı karşıya. Çin giderek güçleniyor ve Amerika Birleşik Devletleri ile büyük bir ekonomik, teknolojik ve stratejik rekabet içerisinde. İngiltere küresel sistemdeki yerini yeniden güçlendirmeye çalışıyor. Fransa büyük güç iddiasını sürdürüyor. Almanya ekonomik modelini yeniden sorguluyor. İtalya ekonomik ve siyasi ağırlığını artırmaya çalışıyor.
Bütün bunlar olurken Türkiye'nin bu büyük hesaplaşmada nasıl bir yer alacağını konuşmamız gerekmiyor mu?
Türkiye'nin bir projesi olması gerekmiyor mu?
Enerjide, savunmada, teknolojide, eğitimde, ekonomide, diplomaside, gençlik politikalarında, nüfusta, ailede, sağlıkta, kültürde ve sporda uzun vadeli bir Türkiye tasavvuruna ihtiyacımız yok mu?
İşte bütün bu tablo, benim asıl anlamakta zorlandığım noktaya getiriyor bizi.
Bu kadar büyük mesele varken siyasetin gündemini neden kişisel polemiklere, karşılıklı suçlamalara ve birbirimizi küçültmeye indiriyoruz?
Buradan siyasi aktörlerin sorumluluklarına geliyoruz. İktidarın görevi sadece muhalefeti eleştirmek değildir. Ülkeye ne yapacağını anlatmaktır.
Aynı şekilde muhalefetin görevi sadece iktidarı eleştirmek değildir. Alternatif üretmektir.
Siyasi partilerin ortak sorumluluğu ise sadece kendi seçmenini konsolide etmek değil, Türkiye'nin geleceğine dair fikir ortaya koymaktır.
Dolayısıyla milletin siyasetten beklediği de aslında çok açık:
Bize birbirinizi anlatmayın.
Bize Türkiye'yi anlatın.
Bize birbirinizle kavganızı değil, projenizi anlatın.
Bize kimin daha sert konuştuğunu değil, kimin daha iyi çözüm ürettiğini gösterin.
Bütün bunları söylememizin nedeni yalnızca bugünkü siyasi tartışmalar değil. Çünkü dünya yeniden kuruluyor.
Dengeler değişiyor.
Yeni teknolojiler yeni güç merkezleri oluşturuyor.
Yeni ekonomik bloklar ortaya çıkıyor.
Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
Türkiye'nin önünde hem büyük fırsatlar hem de ciddi riskler bulunuyor.
İşte böyle bir uluslararası ve toplumsal tablo karşısında siyasetin seviyesini yükseltmek zorundayız.
Daha yüksek sesle değil, daha yüksek nitelikle konuşmalıyız.
Daha fazla ötekileştirmeye değil, daha fazla ortak akla ihtiyacımız var.
Daha fazla siyasi hırsa değil, daha fazla devlet aklına ihtiyacımız var.
Çünkü Türkiye'nin kaybedecek zamanı yok.
Bütün bu değerlendirmelerden sonra yeniden Meclis'e dönmek gerekiyor. Allah aşkına, konuşacak bu kadar mesele varken hâlâ birbirimizle kavga etmeyi mi konuşacağız?
Siyasetçiler elbette birbirleriyle yarışsın.
Ama bu yarışın ölçüsü birbirini ne kadar kötüledikleri değil, millete ne sundukları olsun.
Kim Türkiye için daha iyi bir gelecek tasarlıyor?
Kim gençlere daha fazla iş imkânı sağlayacak?
Kim çocuklarımızı daha iyi yetiştirecek?
Kim eğitimde istikrar sağlayacak?
Kim teknolojide Türkiye'yi daha ileri taşıyacak?
Kim ekonomide güven oluşturacak?
Kim aileyi güçlendirecek?
Kim uyuşturucuyla ve şiddetle daha etkili mücadele edecek?
Kim Türkiye'yi değişen dünya düzeninde daha güçlü bir konuma taşıyacak?
Siyasetin asıl yarışması gereken yer tam da burasıdır.
Çünkü Türkiye'nin geleceği, siyasetçilerin birbirleriyle yaptığı kavgalardan çok daha değerlidir.
Bütün bu değerlendirmelerden sonra yeniden Meclis'e dönmek gerekiyor.

1 Ekim 2026'da TBMM'nin yeni yasama yılı açılışında yaşananlar da bu açıdan ayrıca düşünülmelidir. Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel ve Yeni Parti milletvekillerinin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın konuşması başlamadan önce Genel Kurul salonundan ayrılması, siyasi bir protesto tercihi olarak ortaya konmuştur.
Burada çok temel bir ayrım yapmak gerekiyor.

Sayın Erdoğan oraya AK Parti Genel Başkanı sıfatıyla gitmedi. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla TBMM Genel Kurulu'na hitap etti.

Elbette siyasi partiler birbirinden ayrı düşünebilir. Yeni Parti, AK Parti'nin politikalarını eleştirebilir. Sayın Erdoğan'ın siyasi tercihlerini, hükümetin uygulamalarını, ekonomi politikasını, dış politikasını veya herhangi bir başka konudaki tutumunu sert biçimde eleştirebilir. Bu, demokratik siyasetin doğal bir parçasıdır.
Ancak siyasi olarak ayrı durmak başka bir şeydir; Cumhurbaşkanının Meclis'in açılışı dolayısıyla yaptığı konuşma sırasında Genel Kurul salonunu terk etmek başka bir şeydir.

Bence burada asıl mesele, protesto hakkının olup olmaması değildir. Elbette siyasi protesto yapılabilir. Asıl mesele, protestonun nerede ve nasıl gerçekleştirildiğidir.

Çünkü Meclis, siyasi farklılıkların ortadan kaldırıldığı bir yer değildir. Tam tersine, farklılıkların aynı çatı altında ifade edildiği yerdir.
Muhalefetin görevi iktidarı alkışlamak değildir.

Muhalefetin görevi, iktidarın yanlış gördüğü politikalarını eleştirmektir.

Ama bunu yapmanın en güçlü yolu Meclis'i terk etmek değil, Meclis'te kalıp söz söylemektir.

Kürsüye çıkmaktır.

İtiraz etmektir.

Soru sormaktır.

Hesap sormaktır.

Alternatif ortaya koymaktır.
Rakibini dinlemektir.

Temsil ettiği kesimin iradesini savunmaktır.
Çünkü Meclis'ten çıkmak kolaydır.

Asıl mesele, aynı çatı altında kalıp kendi düşüncenizi savunabilmektir.

Hele ki yeni yasama döneminin hemen başında Türkiye'nin önünde konuşulması gereken bu kadar çok mesele varken...

Gazze varken...

Ortadoğu varken...

Terörsüz Türkiye süreci varken...

Ekonomi varken...

Eğitim varken...

Gençlerin istihdamı varken...

Aile varken...

Uyuşturucuyla mücadele varken...

Şiddet varken...

Teknoloji varken...

Savunma sanayii varken...

Yapay zekâ varken...

Türkiye'nin geleceği varken...

Siyasetin enerjisini bir siyasi protestonun görüntüsüne sıkıştırmak bana göre doğru bir tercih değildir.
Eleştiri başka bir şeydir.

İtiraz başka bir şeydir.

Muhalefet etmek başka bir şeydir.

Meclis'i terk etmek ise başka bir şeydir.

Siyasetçinin görevi yalnızca hoşlanmadığı bir konuşmaya tepki göstermek değildir. Siyasetçinin görevi, kendisine oy veren insanların iradesini temsil etmektir.

Temsil ettiği insanların sorunlarını Meclis'e taşımaktır.

Onların hakkını savunmaktır.

Yanlış gördüğü uygulamaların karşısına çıkmaktır.

Ama bütün bunları Meclis'in içinde yapmaktır.
Çünkü milletvekili olmak, sadece bir siyasi partiye mensup olmak değildir. Aynı zamanda milletin iradesini taşıyan bir makamın sorumluluğunu üstlenmektir.

Siyaseten ayrı olabilirsiniz.

Cumhurbaşkanı'na katılmayabilirsiniz.

İktidarla aynı düşünmeyebilirsiniz.

Hatta çok sert biçimde karşı çıkabilirsiniz.

Ama bütün bunları yaparken Meclis'te bulunmak, temsil ettiğiniz insanların iradesini o çatı altında savunmak zorundasınız.
Çünkü Meclis'ten kaçmak yerine Meclis'te mücadele etmek, siyasi temsilin asıl anlamıdır.

Allah aşkına, konuşacak bu kadar mesele varken hâlâ birbirimizle kavga etmeyi mi konuşacağız?

Siyasetçiler elbette birbirleriyle yarışsın.

Ama bu yarışın ölçüsü birbirini ne kadar kötüledikleri değil, millete ne sundukları olsun.
Kim Türkiye için daha iyi bir gelecek tasarlıyor?

Kim gençlere daha fazla iş imkânı sağlayacak?

Kim çocuklarımızı daha iyi yetiştirecek?

Kim eğitimde istikrar sağlayacak?

Kim teknolojide Türkiye'yi daha ileri taşıyacak?

Kim ekonomide güven oluşturacak?

Kim aileyi güçlendirecek?

Kim uyuşturucuyla ve şiddetle daha etkili mücadele edecek?

Kim Türkiye'yi değişen dünya düzeninde daha güçlü bir konuma taşıyacak?

Siyasetin asıl yarışması gereken yer tam da burasıdır.
Çünkü Türkiye'nin geleceği, siyasetçilerin birbirleriyle yaptığı kavgalardan çok daha değerlidir.

Milletin siyasetten beklentisi de aslında çok basit:

Birbirinizi değil, Türkiye'yi konuşun.

Birbirinizi susturmak yerine fikirlerinizi yarıştırın.

Birbirinizden kaçmak yerine aynı Meclis çatısı altında mücadele edin.

Çünkü demokrasi, yalnızca kendi sözünü söyleme özgürlüğü değildir.

Aynı zamanda hoşlanmadığınız sözü dinleyebilme, ona cevap verebilme ve kendi düşüncenizi ortaya koyabilme olgunluğudur.
Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan siyaset de budur.

Daha fazla kavga değil, daha fazla fikir.

Daha fazla slogan değil, daha fazla proje.

Daha fazla kişisel polemik değil, daha fazla devlet ve millet meselesi.

Çünkü Türkiye'nin kaybedecek zamanı yok.

Ve siyasetçinin gerçek başarısı, Meclis salonundan ne zaman çıktığıyla değil; o salonda millet adına ne söylediğiyle, neyi savunduğuyla ve Türkiye'nin geleceği için ne ortaya koyduğuyla ölçülmelidir.
 

Önceki ve Sonraki Yazılar