
Özkan GÜNGÖR
Dünün Kılıcıyla Bugünün Dünyası Fethedilmez
Günümüzde tarih söyleşilerinden televizyon programlarına ve sosyal medyadaki birçok mecraya kadar, Türklük ve Müslümanlığın birbiriyle eşdeğer olduğunun sıkça vurgulandığını mutlaka görmüşsünüzdür. İslamiyet’in adeta Türk kimliğine giydirilmiş bir elbise olduğu ve bu iki kavramın tek bir özde eridiği fikri, akıllara haklı olarak Bu yaklaşım tarihsel bir gerçekliğe mi dayanıyor? sorusunu getirmektedir. Bu durum, bizzat tarihî bir gerçekliktir. Özellikle Haçlı Seferleri'nden itibaren İslam coğrafyasının koruyuculuğunu üstlenen Türkler, Batı'nın zihninde doğrudan İslam inancıyla özdeşleşmiştir. Bu algı o kadar kökleşmiştir ki 16. yüzyıl Avrupa'sında Müslüman olmak doğrudan Türk olmak (İngilizcede Turning Turk, İtalyancada Farsi turco) deyimleriyle ifade edilmiş, Türk kelimesi etnik bir kimlikten çıkarak bir inancın siyasi ve tarihî temsilcisi hâline gelmiştir.
Diğer yandan bu kimlik, Balkanlar'dan Kafkasya ve Orta Doğu'ya kadar uzanan geniş coğrafyada adaletin, himayenin ve güvenli bir limanın sembolü olmuştur. Türk beklenendir ifadesi boş bir hamasetten ibaret değildir, hem Batı'nın bilinçaltına kazıdığı bir kimlik hem de Doğu'daki mazlum halkların himaye edildiği somut bir gerçektir.
Ancak tarihin acımasız, tavizsiz bir gerçekliği vardır. Çağın ruhunu, bilimin ve aklın getirdiklerini ıskalarsanız, omuzlarınızdaki siyasi, ekonomik ve o kutsal yükün altında ezilmeniz kaçınılmazdır. Osmanlı İmparatorluğu, işte bu rasyonel gerçeğe yenik düşmüştür. Batı, matbaayla, aydınlanmayla ve Sanayi Devrimi'yle üretimde ve bilimde şaha kalkarken, imparatorluk bu muazzam dönüşümün çok uzağında kalmıştır. Fabrika bacalarının tüttüğü, aklın ve bilimin rehber edinildiği yeni bir dünyada, yalnızca geçmişin şanlı hatıralarıyla ayakta kalmak ne yazık ki imkânsızdı.
İşte tam bu enkazın ortasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, saltanatın ve hilafetin kaldırılması bir heves veya geçmişi inkâr değil, mutlak bir varoluş zorunluluğuydu. Söylemek istediğim bu bir zorunluluk ve zaruri bir halden ibaretti. Çünkü saltanat ve monarşi bir yönetim biçimi olarak çağın çok gerisinde kalmış, tek bir ailenin iradesi, ulusların kendi kaderini tayin ettiği yeni dünyanın şartlarına bütünüyle uyumsuz hâle gelmişti. Hilafet makamı ise birleştirici ruhunu yitirmesinin ötesinde, dış güçlerin elinde kullanılmaya müsait bir aparat ve tüm İslam âlemi için potansiyel bir tehdit konumuna düşmüştü.
Nitekim Osmanlı'nın son dönemlerinde, bu makamın bizzat İngilizler tarafından milli direnişi kırmak ve İslam coğrafyasını kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmek için nasıl kullanıldığı tarihî bir vesikadır. Çağın gerisinde kalmış, işlevini yitirmiş ve düşmanların elinde bir silaha dönüşmüş bu eski kurumlarla, yeni ve acımasız dünyada tam bağımsız bir devlet olarak var olmak imkânsızdı. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete devredilmesi, milletin çağdaş medeniyetler seviyesine yürüyebilmesi için atılan hayati bir neşterdi.
Bugün bizlere düşen en büyük sorumluluk, beklenen Türk olmanın o onurlu, manevi mirasına sahip çıkarken, gücümüzü bilimden, akıldan, teknolojiden ve modern Cumhuriyet'in değerlerinden almaktır. Unutulmamalıdır ki, dünün kılıcıyla bugünün dünyası fethedilmez. Aklın ve bilimin ışığını yitirmiş hiçbir millet, sığınılacak bir liman yahut yolu gözlenen bir umut olamaz. Gerçek anlamda beklenen olmak, geçmişin küllerine ağıt yakmakla değil, Cumhuriyet'in hür aklıyla geleceğin meşalesini yakmakla mümkündür.



